flavors of entanglement

Mayıs 27, 2008

alanis morissette’in 4 sene aradan sonra 10 haziran’da çıkaracağı 7. stüdyo albümünün adı, “flavors of entanglement”. yine maverick records etiketiyle piyasaya çıkacak olan albüm çoktan nete düşmüş durumda.

her albümünde farklılık yaratmaya çalışan kanadalı güzelimiz bu albümünde elektronik unsurları katmış müziğine. şarkıları tek tek ele alayım. albümün açılış parçası olan “city of the planet” doğu müziğine has vurmalı lar ile başlıyor. genelde alanis’in kullandığı şarkı formatına sahip, nakarat kısma gelince tempo kazanıyor, aynen bir önceki albüm “so-called chaos”‘un açılış parçası “eight easy steps” gibi. parçanın son kısımlarında elektronica ile yaylıların harmanlanışı björk’ün kullanmayı pek sevdiği sounda yakın duruyor. ikinci parça “underneat”, alanis’in bu albümde bize sunduğu sound hakkında fikirler yansıtıyor. alt tarafı yerleştirilmiş loop üzerinden akıp gidiyor parça. albümün hoş çalışmalarından bir tanesi. ardından aynı özelliğe sahip “straitjack” geliyor. madonnavari bir parça olmuş bu, baya hoş. “versions of violence” da aynı şekilde beat ve looplara sahip bir parça. beşinci parça “not as we” ile alanis bizi eskilere götürüyor, o alışık olduğumuz sounduna. alanis’in o eşsiz sesine piyano eşlik etmiş, albümün genelinin dışında kalan özel bir parça olmuş. hemen ardından gelen “in praise of the vulnerable man” yine önceki albümlerine yakın bir havada olan parça, soft pop. yedinci parça aynı zamanda albümde en çok hoşuma giden parçalardan biri olan “moratorium”, yine orta tempoda akıp gidiyor. ardından gelen “torch” da aynı yapıda. “gigle again for no reason” la hareketlenen tempo “tapes” ile düşüyor. albümün son parçası “incomplete” de alanis’in önceki çalışmalarına yakın duruyor.

sonuç olarak, alanisseverlerin ilk dinlemede belki sevmeyeceği bir havaya sahip olan albüm olmuş. bir defa dinleyip bir kenara bırakmak olmaz bu albümü, tekrar tekrar dinlemek gerek. bu arada alanis’in yeni albüm için çıkacağı dünya turnesinde istanbul’a uğrayıp masstival kapsamında 5 temmuz’da konser vereceğini duymayan yoktur sanırım.


dead meat (2004)

Mayıs 26, 2008

2004’te çekilmiş irlanda yapımı bir zombie filmi dead meat. yönetmenliğini conor mcmahon yapmış, oyuncularsa yerel tayfadan imdb’den göz attığım kadarıyla. kurgu olarak klasik zombie filmlerinin kurgusuna sahip; başlarda yolda gizemli bir yabancıya rastlanır, şahsın zombie olduğu anlaşılır. zombie saldırısıyla giriş yapılır. ardından söz konusu durumun virüsten kaynaklandığı haberleri yayılır televizyon ve radyolardan, kimsenin evden çıkmaması istenir, bir grup insan da zombielere karşı hayatta kalmaya çalışır, sonlara doğru bu gruptaki canlı sayısı birer birer azalır. ve son birkaç canlı kalınca devreye silahlı kuvvetler girer ve zombie istilasını püskürtmeye çalışır, geriye kalan canlılar ise karantina bölgesine yollanır son sahnede. tamamen düz bir zombie filmi kurgusu aynen böyle işliyor. ve dead meat bu konuda hiçbir yenilik getirmemiş.

zombie dili ve edebiyatının genel geçer kurallarına göre biraz farklılık yok değil filmde. filmin başlarında er kişinin yaşayan ölüye dönüşüp hatunu kovaladığı sahnelerde bir zombieden beklenmeyecek kadar hızlı hareket etmesi, hatunun kendini korumak için yaptığı müdahalelere zekice karşılık vermesi ve kafasının kopartılmadan ölmesi. ayrıca bastonlu bir zombienin neredeyse koşarak avını takip etmesi, homurtular yerine darbe yediğinde çığlık atan zombie ve gece ayakta uyuyan zombie topluluğu.

ışık kullanımları ve çok da başarılı olmayan oyunculuklar ile filmden daha çok dizi izlermiş gibi bir hava hakim. makyajlar ve gore öğeler açısından geçer not alır. ancak genel olarak baktığımızda zombie sinemasına pek bir şey katamamış bir yapıt dead meat.


dinar bandosu izmir’de

Mayıs 21, 2008

replikas, baba zula gibi isimlerin ardından son dönemde alternatif türk rock’ın yükselen isimlerinden biri dinar bandosu. saykodelik rock icracıları bu cuma gecesi izmir opus bar’da sahne alacak. 17.5 ytl fiyat biçilmiş konser için. herhangi bir aksilik olmazsa gideceğim. konserin başlama saati 23:30..


javier bardem vs beauties

Mayıs 18, 2008

bu seneki cannes film festivali 14 mayıs’ta başladı. çok çok önceki senelerde festival boyalı basınımıza filmlerden ziyade cannes plajının kumları üzerinde soyunan hatunlarla yansırdı. artık gündelik hayatımızın her noktasında erotizm ve seksizim baş rolde olduğundan bu cannes haberleri yapılmaz oldu basınımızda. onun yerini fatih akın’ın jüri üyeliği veya nuri bilge ceylan’ın yarışan filmleri aldı (ceylan’ın “3 maymun”u altın palmiye için yarışıyor bu sene).

festivalde yer alan ama yarış dışı tutulan filmlerden biri de woody allen’in şu an için son projesi olan “vicky christina barcelona”. ustanın avrupa’da ardarda çektiği 4. film bu. ilk ikisi londra’da çekmiş olduğu “match point” (2005) ve “scoop” (2006). hemen ardından barselona’ya geçti üstad ve geçtiğimiz sene “cassandra’s dream”i çekti. “vicky christina barcelona” isminden de anlaşılabileceği gibi barselona’daki ikinci filmi. avrupa serisindeki filmlerinde olduğu gibi bu filmde de avrupa kökenli oyuncular başı çekiyor: javier bardem, penelope cruz, rebecca hall ve scarlett johansson (bakmayın amerika doğumlu olduğuna danimarkalı kanı taşıyor o). scar jo, son dönemde woody allen’ın oldukça sık tercih ettiği oyunculardan, “match point”, “scoop”tan sonra üçüncü defa beraber çalışıyorlar bu filmde. javier bardem yönünden bakarsak, son dönemin yükselen oyuncularından biri. adeta bukalemun gibi tip değiştiren bu ispanyol yakışıklısı için filmlerde “acaba hangi karakteri oynuyor bulabilecek miyim?” gibi bir zevkli bir oyunu yarattım kendi kendime, filmlerini izlerken eğlenceli oluyor. fakat bu filmde çok farklı bir bardem ile karşılaşmayacağız. geçtiğimiz sene “love in the time of cholera”da italyan güzeli giovanna mezzogiorno ile karşılıklı oynamıştı, bu sefer de diğer iki hastası olduğum hatun penelope ve scar jo ile karşı karşıya, kıskanmamak elde değil.

konu olarak; ispanya’ya tatil için gelen iki amerikalı hatun vicky (rebecca hall) ve christina (scar jo)’nın burada ressam juan antonio (javier bardem) ile tanışması, arada üçlü bir yakınlaşma yaşanırken juan’ın bir taraftan da eski karısı olan maria elena (pelenope cruz) ile olan gelgitleri ele alınmış. yani woody allen’ın en iyi işlediği konulardan biri olan kadın – erkek ilişkileri. filmin trailerına baktığımızda ustanın önceki dönemlerde hiç kullanmadığı cinsellik unsurlarına (“match point”ten itibaren başladı) bu filmde de el atması.

film, 5 eylül’de gösterime girecek. ancak türkiye için henüz tarih belli değil. o zamana kadar beklemek zor olsa da sabretmekten başka çare yok.


bugün 17 mayıs!!!

Mayıs 17, 2008

üzerinden 8 sene geçse de hala hatıralarımın en önemli kısmını kapsar o sene. ve her zaman söylediğim gibi 27 senelik hayatımın en güzel senesidir 2000. şu an için ötesi yok. bundan 8 sene önce ege üni. şenlik alanının çimleri üzerinde izlemiştik can’la o hayatımın maçını, uzatmalarda gerilmiş, penaltılara heyecandan bakamamıştım. yoktu öyle bir mutluluk, ki hala yok. bazıları hayallerde yaşayadursun, “kupa bizim müzemizde”.


pinhani @ deu bahar şenliği

Mayıs 15, 2008

geçtiğimiz ay “zaman beklemez” albümünü çıkaran pinhani, yanılmıyorsam yeni albümden sonra ikinci kez izmir seyircisinin karşısındaydı. her zamankinden farklı olarak deu tıp fakültesinde düzenlenen konsere giderken aklımda öğrenci olmadığım nedeniyle izleyip izleyemeyeceğim hakkında endişeler vardı. söz konusu yere canla beraber gittiğimizde konserin halka açık olduğunu gördük ve direk konser alanına sızma yaptık. ilk iş olarak etrafta bira satan stand aradık, fast-food ve koladan başka satış olmadığını görünce “alkolsüz festival mi olur lan” diyerek hemen yan taraftaki british petrol’ün yolunu tuttuk. artık biralarımızda elimizde sorun yok. 99-00 ege üniversitesi bahar şenliklerinin iki haso adamı olarak tabi ki o seneki şenlikten açıldı muhabbet. bugünle o gün arasında karşılaştırmalar yaptık gözlemlediklerimizden.

hava henüz kararırken pinhani çıktı sahneye. şu anda tam hatırlayamıyorum ama ilk albümden bir parçayla giriş yaptılar. “ben nasıl büyük adam olucam” ve yeni albümden “ağlama” ile devam ettiler. akın eldes gibi bir gitarcının olmasından kaynaklı bol bol doğaçlamalara yer verdiler parçalarında. bir tanesinde pink floyd’dan “the wall” ile giriş yaptılar ve sonra hemen athena’dan “skalonga”ya geçiş yaptılar. hemen ardından bulutsuzluk özlemi’nden “sözlerimi geri alamam”ı icra ettiler, vokalsiz. setlisti, alkol nedeniyle pek hatırlayamasam da “inandığın masallar”dan, “beni al”, “dön ba dünyaya”, “haftanın sonu”, “hele bir gel” (bunu bir de farklı versiyonda çaldılar), “istanbul’da”, yeni albümden ise “zaman beklemez”, “düğün”, “sırası değil”, “bir anda”yı çaldılar. 2 saate yakın kaldıkları sahnede, konseri “dursana dünya” ile bitirdiler. dün geceden sonra tekrar belli oldu ki; pinhani’nin müzikal olarak en büyük şanslarından biri akın eldes. olaya müzik harici bakarsak “kavak yelleri” dizisi diğer büyük şansı.

konser sonrası bp’ye tekrar göz attığımızda bira dolabının bomboş olduğunu hatta çevre bakkallarda bile bira stoklarının tükendiğine şahit olduk. yine biralamaya devam edip konser alanında bir süre geyik yaptık. artık neremizle içtiysek o biraları sabah kalktığımda hala sarhoştum. ne diyorduk: “orkididi molpedidi orkididi molpedidi orkididi molpedidi”


bugün günlerden ne?

Mayıs 12, 2008

baktım iki ders arasında 3 saate yakın bir zaman var, vurdum kendimi kıbrıs şehitlerine. yakın kitabevinden bu ayki roll’ü kaptım, sonra oturdum sardunya’s’ın sokak kısmına, bir tane de 70lik bira söyledim. gayet içten bir şekilde yapılmış manu chao röportajına kaptırdım kendimi önce. ardından da ecnebi mecmualardan kırpılıp oluşturulan nick cave röportajına. kimsecikler yoktu sokak tarafında. deniz tarafından esen hafif rüzgar daha da keyiflendirdi beni. bir ara içeriden bukowski’nin şiirini üzerine güzelim melodileriyle süsleyen dadafon’un “slow day”inin sesleri geldi, ilk defa dışarıda çalarken rastladım bu şarkıya. sanki bana özel çalıyorlarmış gibi geldi, mutlu oldum. sonra kendi kendime dedim; “bir insana ait en büyük özgürlüklerden, bir “güneşli pazartesi” sokakta soğuk birayı yudumlayabilmek”. birileri ekonomik özgürlük der gibi mi oldu? karıştırmayın onu…


manita peşinde koşmak

Mayıs 12, 2008

asker bülent, ligi 4. sırada bitirmelerinden dolayı pek rahatsız olmuş. beşiktaş karşısında 10 dakikada 4 gol yiyen manisasporlu futbolculara çemkirmekte bulmuş çareyi; ”tabii ki beşiktaş’ın 4 golünü duyunca futbolcularımın moralleri bozuldu. vestel manisaspor nasıl küme düştü anlamadım. bir takımın 3-4 futbolcusu solaryumda, 4-5 oyuncusu manita peşinde koşuyor. herkes kendine bakacak. türkiye’de değişmesi gereken gerçekler var. futbol devrimi yapmalıyız.”. demecini çok fazla irdelemeye gerek yok, “herkes kendine bakacak” diyerek kendi kendisini eleştirmiş zaten farkında olmayarak.

beşiktaş bu hafta 1-0 da yense 10-0 da yense, fenerbahçe’nin mağlubiyetinden dolayı, zaten 3. sırada bitirecekti ligi. o halde sorgulanması gereken manisasporlular değil fenerbahçeliler. ama maçası yememiş asker bülent’in, düşene bir de kendisi vurmayı tercih etmiş.

sahi, şampiyonluk yolunda kendi sahalarında fenerbahçe’den 4 yemeden önce sivassporlu futbolcular ne peşinde koşuyorlardı acaba. önce bu sorunun yanıtını bulsun, devrime de sıra gelir elbet.


fifa yolları taştan

Mayıs 12, 2008

cumartesi gecesi gençlerbirliği maçının ardından 4. sıraya düşen sivasspor’un cin fikirli basın sözcüsü fikret ünsal, fenerbahçe’nin şampiyonlar ligini önceden garantilediğini belirtip üçlü averajın neden uygulandığı anlayamamış. konuyla ilgili şikayete gideceklermiş fifa’ya.

fenerbahçe’nin avrupa şampiyonlar ligi’ni garantilemesinin türkiye süper ligi’ndeki sıralamaya nasıl bir etkisi olduğunu düşünüp de yapılmış açıklama anlamadım. fenerbahçe, uefa’ya gidip ikametgah ve bir kaç vesikalık foto verip de mi kaydolmuş şampiyonlar ligine.

umarım gider fifa’ya şikayet ederler bu üçlü averaj uygulamasını. fifa yetkilileri kendilerine kural kitapçığını verir bir de sırtını sıvazlar. aman oralarda asker selamı çakmayın, anlamazlar, sezon boyunca yapmış olduğunuz ajitasyonunuzu da kendinize saklayın, yutmazlar.


cumartesi akşamına dair

Mayıs 12, 2008

2 hafta önceki fenerbahçe maçını izlememiştim, hem bu maçların gerilimini kaldıramıyorum hem de 2 sezon önceki 4-0′lık maçı izlememden dolayı takıma uğursuz gelmek istemedim. evet, felaket derecede obsesifim bu uğur mevzusuna. fenerbahçe’nin şampiyonlar ligi maçlarındaki uğur deneyimlerime göre hareket ettim derbide, kazanınca daha da perçinlendi o mesele. sivas maçını can’la beraber izledik geçen hafta, o maçta da bir takım uğurlar denedim onlar da tuttu. bu cumartesi maça yine can’la izlemeye gittik, uğur geyikleri başroldeydi yine. ben yine önce bankadan para çekicektim, sonra kıbrıs şehitlerinde dolanıp geçen haftaki gibi baryum’a oturacaktık. başka kimseyi de çağırmak yok. neyse ben parayı çektim, turumuzu attık, baryum’a gittik yer kalmamış, “acaba geçen haftaki fanatik taraftar portresi çizdiğimizden mi almadılar” diye sormuyor da değilim. can’ın arkadaşı esra aradı, “geliyorum” dedi, “eyvallah” dedik, uğur konseptimiz bozuldu nasıl olsa. sonra beni osman aradı, “uğuru bozacaksan hiç gelme” dedim, “ne diyorsun lan” dedi, “iyi hadi gel” dedim. güç bela barlardan birinde yer bulduk. biralarımızı söyledik, mekanın maç dolayısıyla zorunlu kıldığı “çerez, havuç ve patates kızartması” üçlüsünün verdiği dayanılmaz hafiflik eşliğinde maç başladı. ortamdakiler maçtan çok tiyatroya gelmiş havasında, bağıran pek az kişi. ben de tam maç havasına giremedim. devrenin bitimine doğru goller peşpeşe geldi, hem rahatladım hem de ortamı gaza getirmeye çalıştım. netekim tüm bar ahalisi tezahürat yapmaya koyuldu. ikinci yarının başlamasıyla hem sami yen’dekiler hem bizim bardakiler dut yemiş bülbülü oynar oldu. herkeste bir rehavet, şampiyonluk gelmiş nasıl olsa. bir de iki haftadır kutlanıyor şampiyonluk, millet sevinmekten yorulmuş. sahadaki futbolculara bakıyorum, “bitse de şampiyonluğu kutlasak” havasındalar. ben de “bitse de gitsek” diyorum artık. yan masanın ısrarlarıyla amigoluğa soyundum ara sıra, “fener için opera”ya ithafen “ku-ra-bi-ye fener” diye başladım, bir iki masa dışında gerisini getiren yok. iyice sıkıldım. dördünce hakem uzatma dakikalarını gösterirken, “haydi artık kalkalım” dedim ve kalktık.