1. john frusciante – “the empyrean”
2. jane birkin – “enfants d’hiver”
3. patti smith – “twelve”
4. morrissey – “years of refusal”
5. björk – “volta”
1. john frusciante – “the empyrean”
2. jane birkin – “enfants d’hiver”
3. patti smith – “twelve”
4. morrissey – “years of refusal”
5. björk – “volta”
izmir’in havası malum, günden güne değişiyor. hatta aynı gün içerisinde farklı mevsimleri yaşamak mümkündür. “izmir’in havasına da, kızına da güven olmaz” diyenler vardır. hatta bu sözü il kısmını değiştirerek söyleyenler de vardır. tamam havasına güven olmaz, kızını neden karıştırıp düz mantık kurarsın, genellersin… bu lafı diyene de güvenmem ben. havanın değişimi insanı da etkiliyor haliyle şifayı kapmamak imkansız. nezle olmuşum. önceki gün işe gitmeden tuzlu su çekip mikroplardan arınayım derken sinüsleri fazla açmışım sanırım. iş yerindeyken bir anda sinüslerin olduğu bölgelere müthiş bir ağrı & sancı girdi. öncesinde de kafamdan kuruyorum, zombieliğe geçiş sürecinde kurban nezle/grip oluyor. acaba olur mu diye.bir ara çok takmıştım kafayı zombielere… bir istila olsa ne yaparım ne ederim diye çok yemiştim kendimi. her neyse… öyle bir sancıydı ki, beynimin içinde bir yaratık var ve burnumdan çıkmaya çalışıyor diye hissetmeye başladım. kafam infilak edecek gibiydi. aha dedim karışıyorum zombielerin arasına. jaluzileri kapattım, odayı iyice loş hale getirdim. geçti gitti kendiliğinden…
gazetelere güvenmem, okumayı da sevmem. ağaç katilleri.. orman katliamcıları.. dün işteyken elime geçen bi tanesini okuyayım dedim, sıkıntıdan… mutlu tönbekici isimli köşe yazarı da nezle olmuş benim gibi. burun spreyi kullanmış hastalığı atlatmak için. spreyi kullanır kullanmaz bir tuhaflaşmış, sanki beyninin içerisinde karıncalar geziyormuş gibi hissetmiş. sancı başlamış sonra. öyle fena bir sancıymış ki evin içerisinde kendisini oradan oraya atmış?!?, bu çırpınışlarda vazolar, saksılar devrilmiş?!?! ve kendine geldiğinde vücudunda morluklar varmış?!?!. yazar, fazlasıyla abartı içeren köşe yazısının ana fikrini çıkarıp, şöyle seslenmiş okuyucuya; “burun spreyini başınızı geriye atıp kullanmayın, başınız dik pozisyondayken sıkın”. gerçekten de büyük bir yaşam tecrübesi aşılamış okura.. bir de en alta not düşmüş; “kendini insanlığa adayan düdük yazar”. kendini insanlığa adama heveslisi yazar, önce bi prospektüsü okusun.
izmir’in havasından girdik, zombielere geçtik, düdük yazarla bitirdik. enteresan bir post oldu. bu kadar da saçmalayanı olmaz diyeceğim ama yapanlar üzerine bir de maaş alıyor.
1. the dø – “a mouthful”
2. jóhann jóhannsson – “englaborn”
3. camera obscura – “biggest bluest hi-fi”
4. fleet foxes – “fleet foxes”
5. ólöf arnalds – “við og við”
madem bukowski üzerinden gidiyoruz bugün, bunu da yazmadan geçmeyim dedim. charles bukowski üzerine yazılmış pek çok biyografi var ecnebi piyasada. bunlardan howard sounes’ın “çılgın bir yaşamın kollarında tutsak” adlı kitabı basıldı seneler önce parantez yayınları tarafından. kapsamlı bir biyografi sayılıyor ancak yurt dışındaki edisyonuna göre fotoğraf bakımından biraz fakir deniliyor. yıllardır arıyorum kitapçılarda, sahaflarda. bulamadım. istanbul’a gittiğimde istiklal’deki parantez’e uğradım, basmayı düşünüyoruz dediler. 8 ay geçti tık yok. gittigidiyor’da da denk gelemedim bir türlü. elinde bulundurup gözden çıkarmak isteyen varsa haber etsin. ya da bir yayınevi el atsın da bassın. ne güzel olur.
2000′lerin başından bu yana bir bukowski fırtınasıdır gidiyordu yurdum gençliğinde, şu sıralar duruldu gibi. henry chinaski, sadece bukowski’nin alter egosu olmakla kalmamış, kamışına su yürümüş gençlerin girebileceği delik arayışında umutsuzluğu, kaybedişi simgeler oldu. “six pack” alıp lıkır lıkır içebilen, eli kalem tutup üç beş satır karalayabilen, hayatın hastalıklı gidişine içinden de olsa isyan edebilen herkes birer “küçük bukowski” kesildi. bir de onun erotik öykülerini farkeden kitle oldu; bu iç gıdıklayıcı kelimelerden oluşan öyküler, onları bir bokun sinekleri kokusuyla davet edişi gibi kendisine çekti. aylar geçti belki de aylar, ufak sıkıntılar bir kenara atıldı ve bununla beraber buk kitapları. buk sevgisi ona kafa olarak bağlı olanlarda baki kaldı.
bana, yaptığı erotik edebiyattan ziyade hayatın ne kadar basit ve adaletsiz olduğunu yansıtmasıyla sevdim ben bukowski’yi. bize anlattıkları amerikan orta sınıfının içerisinde yaşamış olan herhangi bir kaybedenin yaşadıkları. alkol, kadın, kumar… çoğu erkeğin zayıf noktasını oluşturabilecek mevzular. kim kolayca reddedebilir ki?
geçen cuma günü erhan’la beraber fotoğraf çekmeye çıktığımda çektiklerimden pek emin değildim. ilk slr makina deneyimimden çok da bir beklentim yoktu. filmi banyo ettirdikten sonra ilk sefere göre fena sayılmaz dedim içimden. eline fotoğraf makinası alıp da bir kaç idare eder foto çekebilen her vatan evladı gibi ben de bir deviantart hesabı açtım. ufak ufak koymaya başlarım fotolarımı.
seksi fotolarım için tıklayınız: 
http://kaykanat.deviantart.com
bir uğursuzluktur gidiyor. geçen hafta numaramı turkcell’den avea’ya taşıma talebinde bulundum, başvuruda kullanacakları fatura yeni aldığım hat için kullanılınca boşu boşuna 6 gün bekledim ve ardından tekrar başvuru yaptım, neyse ki numaram yarın avea’ya geçiyor. benim hala turkcell kullandığımı düşünüp bol bol konuşacakları şimdiden uyarıyorum, kontörünüz benim yüzümden biterse küfür etmeyin.
bu hafta da bir gün içerisinde olanları sıralayım. sabah kalkmam gereken saatten çok erken saatte uyandım, işe gittiğimde 1.5 saat beklediğim müşteri randevusuna gelmedi, işten çıktığımda eve giderken bindiğim otobüs durağımda beni indirmedi, 1 durak sonra inebildim. fotoğraf çekmek için dışarı çıktığımda artık çok geçti, ve güneş batmıştı. eve döndüğümde elektrikler kesikti, soğuk havada bir kaç saat beklemek durumunda kaldım. elektriklerin gelmesinin ardından çok geçmeden internetim gitti (bölgemde adsl sorunu varmış) ve günün en son darbesi olarak hem adsl hattım sorunluydu ve modemim voltaj dalgalanmasından dolayı bozuldu. daha fazlasını kaldırabilecek sabrım yoktu ve erkenden yatıp uyudum. peki, bir gün içerisinde insanın başına daha fazla ne gelebilir??
yeni modemim ve sorunu çözülmüş adsl hattımla tekrar huzurlarınızdayım.
bir de ekleme yapayım, eylül ayında izmir’de yaşanan ufak çaplı fırtına esnasında düşen bir yıldırım nedeniyle anakartım yanmıştı. bunu da listeye ekleyelim.
izmir’de yaşamanın en berbat yanıdır, sevdiğiniz sanatçılar/gruplar istanbul’a gelir, sahnede şakır ve geri döner. siz sadece medyaya ve çeşitli sitelere yansımalarını okursunuz konserin. geçtiğimiz sene içerisinde pek çok isim geldi öyle aklımın kalıp da gidemediğim. one love, uni rock festivalleri ve björk konseriyle acımı bir nebze olsun dindirsem de konser müptelası olan bendeniz hep böyle ağzım açık açık konser haberlerine bakıp duracağım.
benim için yılın en dikkat çekici konserlerinin ilki, natacha atlas’ın yarın ve ertesi akşam babylon’da vereceği konserler. 35 tl fiyat biçilmiş, ucuz bile (biletler tükenmiş, almadıysanız heves yapmayın). sonuçta kuzey afrika ve orta doğu’nun ümmü gülsüm’den sonraki en önemli sesini dinleyecek insanlar. gidenler benim yerime de dinlesin, raks eylesin. amin.