Şubat 1, 2009
bu bloga başlama amacım daha önce de belirttiğim ve üst resimde yazdığım gibi kafam bozukken bir şeyler yazmak, kendimi bu yolla rahatlatmaktı. hatta ikinci post bu amaca hizmet eden yazımdı diyebilirim. zamanla düzenli bir blog tutma hevesi oluştu ve “beerserk” kişisel nitelemesinin gittikçe dışına çıkmaya başladı. özellikle son dönemlerde izlediğim filmler üzerine kendimce yaptığım yorumlardan sonra sinema, “beerserk”‘in başını çeker oldu. bazı forumlarda ve sitelerde sinema siteleri arasında yer almaya başladım (blogumu gerek bu şekilde listesine gerekse blogrolluna ekleyen herkese teşekkür etmek isterim bu arada). bloga başlarken ziyaretçi sayısını umursamazken günde 150-200 arası ziyaretçinin olduğu bir blog oldu beerserk. tüm bu güzel gelişmeler, “beerserk”‘i esas noktasından saptırdı. bunu göz önüne alarak yeni bir blog açıp, sinema, müzik üzerine paylaşımlarımı orada sunmak istedim. bunun için de wordpress’in tematik elverişsizliğini arkamda bırakıp blogspot’a geçmek istedim. şartlar elvermedi. madem öyle ben de canımıniçi gafsa’yı da olaya katar, yeni bir blog yaratırım dedim. kişisel olmayan ve belirli bir konseptin olduğu. tüm bu arayışların sonucunda “artperest” ortaya çıktı ve bugünden itibaren yayın olayına başladık. şu demek oluyor ki; “beerserk” köklerine döndü, sanatsal zırvalar “artperest”te. oraya bekleriz artık.
» yorum bırak; |
hayat | Etiketlendi: artperest, blog, yeni blog |
Kalıcı Bağlantı
beerserk tarafından yazıldı
Ocak 23, 2009
izmir’in havası malum, günden güne değişiyor. hatta aynı gün içerisinde farklı mevsimleri yaşamak mümkündür. “izmir’in havasına da, kızına da güven olmaz” diyenler vardır. hatta bu sözü il kısmını değiştirerek söyleyenler de vardır. tamam havasına güven olmaz, kızını neden karıştırıp düz mantık kurarsın, genellersin… bu lafı diyene de güvenmem ben. havanın değişimi insanı da etkiliyor haliyle şifayı kapmamak imkansız. nezle olmuşum. önceki gün işe gitmeden tuzlu su çekip mikroplardan arınayım derken sinüsleri fazla açmışım sanırım. iş yerindeyken bir anda sinüslerin olduğu bölgelere müthiş bir ağrı & sancı girdi. öncesinde de kafamdan kuruyorum, zombieliğe geçiş sürecinde kurban nezle/grip oluyor. acaba olur mu diye.bir ara çok takmıştım kafayı zombielere… bir istila olsa ne yaparım ne ederim diye çok yemiştim kendimi. her neyse… öyle bir sancıydı ki, beynimin içinde bir yaratık var ve burnumdan çıkmaya çalışıyor diye hissetmeye başladım. kafam infilak edecek gibiydi. aha dedim karışıyorum zombielerin arasına. jaluzileri kapattım, odayı iyice loş hale getirdim. geçti gitti kendiliğinden…
gazetelere güvenmem, okumayı da sevmem. ağaç katilleri.. orman katliamcıları.. dün işteyken elime geçen bi tanesini okuyayım dedim, sıkıntıdan… mutlu tönbekici isimli köşe yazarı da nezle olmuş benim gibi. burun spreyi kullanmış hastalığı atlatmak için. spreyi kullanır kullanmaz bir tuhaflaşmış, sanki beyninin içerisinde karıncalar geziyormuş gibi hissetmiş. sancı başlamış sonra. öyle fena bir sancıymış ki evin içerisinde kendisini oradan oraya atmış?!?, bu çırpınışlarda vazolar, saksılar devrilmiş?!?! ve kendine geldiğinde vücudunda morluklar varmış?!?!. yazar, fazlasıyla abartı içeren köşe yazısının ana fikrini çıkarıp, şöyle seslenmiş okuyucuya; “burun spreyini başınızı geriye atıp kullanmayın, başınız dik pozisyondayken sıkın”. gerçekten de büyük bir yaşam tecrübesi aşılamış okura.. bir de en alta not düşmüş; “kendini insanlığa adayan düdük yazar”. kendini insanlığa adama heveslisi yazar, önce bi prospektüsü okusun.
izmir’in havasından girdik, zombielere geçtik, düdük yazarla bitirdik. enteresan bir post oldu. bu kadar da saçmalayanı olmaz diyeceğim ama yapanlar üzerine bir de maaş alıyor.
» yorum bırak; |
hayat | Etiketlendi: düdük yazar, gazete, izmir, izmir'in havası, zombie |
Kalıcı Bağlantı
beerserk tarafından yazıldı
Ocak 18, 2009
2000′lerin başından bu yana bir bukowski fırtınasıdır gidiyordu yurdum gençliğinde, şu sıralar duruldu gibi. henry chinaski, sadece bukowski’nin alter egosu olmakla kalmamış, kamışına su yürümüş gençlerin girebileceği delik arayışında umutsuzluğu, kaybedişi simgeler oldu. “six pack” alıp lıkır lıkır içebilen, eli kalem tutup üç beş satır karalayabilen, hayatın hastalıklı gidişine içinden de olsa isyan edebilen herkes birer “küçük bukowski” kesildi. bir de onun erotik öykülerini farkeden kitle oldu; bu iç gıdıklayıcı kelimelerden oluşan öyküler, onları bir bokun sinekleri kokusuyla davet edişi gibi kendisine çekti. aylar geçti belki de aylar, ufak sıkıntılar bir kenara atıldı ve bununla beraber buk kitapları. buk sevgisi ona kafa olarak bağlı olanlarda baki kaldı.
bana, yaptığı erotik edebiyattan ziyade hayatın ne kadar basit ve adaletsiz olduğunu yansıtmasıyla sevdim ben bukowski’yi. bize anlattıkları amerikan orta sınıfının içerisinde yaşamış olan herhangi bir kaybedenin yaşadıkları. alkol, kadın, kumar… çoğu erkeğin zayıf noktasını oluşturabilecek mevzular. kim kolayca reddedebilir ki?
» yorum bırak; |
edebiyat, hayat | Etiketlendi: charles bukowski |
Kalıcı Bağlantı
beerserk tarafından yazıldı
Ocak 14, 2009
bir uğursuzluktur gidiyor. geçen hafta numaramı turkcell’den avea’ya taşıma talebinde bulundum, başvuruda kullanacakları fatura yeni aldığım hat için kullanılınca boşu boşuna 6 gün bekledim ve ardından tekrar başvuru yaptım, neyse ki numaram yarın avea’ya geçiyor. benim hala turkcell kullandığımı düşünüp bol bol konuşacakları şimdiden uyarıyorum, kontörünüz benim yüzümden biterse küfür etmeyin.
bu hafta da bir gün içerisinde olanları sıralayım. sabah kalkmam gereken saatten çok erken saatte uyandım, işe gittiğimde 1.5 saat beklediğim müşteri randevusuna gelmedi, işten çıktığımda eve giderken bindiğim otobüs durağımda beni indirmedi, 1 durak sonra inebildim. fotoğraf çekmek için dışarı çıktığımda artık çok geçti, ve güneş batmıştı. eve döndüğümde elektrikler kesikti, soğuk havada bir kaç saat beklemek durumunda kaldım. elektriklerin gelmesinin ardından çok geçmeden internetim gitti (bölgemde adsl sorunu varmış) ve günün en son darbesi olarak hem adsl hattım sorunluydu ve modemim voltaj dalgalanmasından dolayı bozuldu. daha fazlasını kaldırabilecek sabrım yoktu ve erkenden yatıp uyudum. peki, bir gün içerisinde insanın başına daha fazla ne gelebilir??
yeni modemim ve sorunu çözülmüş adsl hattımla tekrar huzurlarınızdayım.
bir de ekleme yapayım, eylül ayında izmir’de yaşanan ufak çaplı fırtına esnasında düşen bir yıldırım nedeniyle anakartım yanmıştı. bunu da listeye ekleyelim.
2 Yorumlar |
hayat |
Kalıcı Bağlantı
beerserk tarafından yazıldı
Ocak 8, 2009
son dönemde fotoğraf üzerine pek bir hevesliyim. uzun yıllardan beri içimde olan fotoğraf çekme isteğin, analog makinalarda şu asa – iso, diyafram – estantane hızı gibi sayısal olaylar gözümü korkuttuğundan dolayı dışa vurumu olmuyordu. hayır, matematik mezunuyum. sayılardan, formüllerden korkacak bir adam da değilim ama nedense hep uzak durdum. gafsa‘dan ötürü içimdeki istek tekrar nüksetti ve gidip 2. el bir foto makinası kaptım (pentax k2). henüz sonuç verecek bir çalışmam olmadı. şu sıralar diyafram, enstantane ayarı, alan derinliği gibi mevzularla cebelleşiyorum.
makina alırken dijital – analog arasında çok gittim geldim. madem “boogeyman”‘den sonra geliyor bu post, “korkunla yüzleş” söylemini hatırlayıp! analog almaya karar verdim. dijital için araştırma yaparken, oklar beni hep canon eos 450 d’ye yönlendirdi. ve o makina içimde bir ukde olarak kaldı. önceki gün bimeks’te de 350 tl’lik indirimle satıldığını duyunca (tek günlük kampanya) iyice içime oturdu. ama bir gün benim olacak o!!
3 Yorumlar |
hayat | Etiketlendi: canon eos 450 d, fotoğraf, fotoğrafçılık |
Kalıcı Bağlantı
beerserk tarafından yazıldı
Aralık 31, 2008
kışlada şafak sayarken günün batması için sabırsızlanan bir asker nasıl ömründen gün geçmesini böylesine ister?
her yaşlandığı senenin mihenk taşı olan doğumgününü nasıl kutlar insan ve o güne selektör yapan yılbaşını?
çözemedim ben bu işleri.
» yorum bırak; |
hayat | Etiketlendi: 2009 |
Kalıcı Bağlantı
beerserk tarafından yazıldı