çok özledim

Aralık 22, 2008

ve döndüğümde

baki kalan

üzerimdeki kokun

ve aklımdaki güzel anılardı…


kuzu var koç var

Aralık 4, 2008

kuzu-var-koc-varkriz dönemi malum, pek çok yer çalışan çıkartıyor. işsizler için de iş bulması zorlaşıyor. iş bulma? sitelerine göz atınca, özellikle son dönemde karşımıza satış & pazarlama işleri çıkıyor. benim de bu sitelerde yer almasını istediğim bir pozisyon var. izmir manavkuyu civarından geçtiyseniz mutlaka görmüşsünüzdür bu satış pozisyonunu. evet, başlı başına bir pozisyondur bu. ilk adımınızı genç bir adamken atarsınız, elinize kartona yazılı “kuzu var koç var” verilir, genelde bu yazı kırmızı veya siyah renkle yazılır ve el ile yazılmıştır. yani çarpık çurpuk olabilir.

pozisyonda yükseldikçe kartondan köpüğe terfi edersiniz. ama yine yazı değişmez; “kuzu var koç var”. yazı biraz daha muntazam oluyor bu aşamada.

en son kademe ise bir koltuğa sahip olursunuz. yani koltuktan kastım ya tahta bir sandalye ya da plastik sandalyeler var, onlardan biri. o da iş yerinin çapına ve sağladığı imkana göre değişiyor. sandalyeye oturup elinizdeki bu yazıyı gösterirsiniz. bu kademede tabi yazının güzelliği daha bir göze çarpıyor.

çok defa yanlarından geçtim ama bir kere olsun sormadım, sosyal hakları nelerdir, kaç gün sigorta yapılıyor, “yemek tikıtı” veriyorlar mı, ikramiye filan var mı diye. bu konuda bilgi sunamayacağım.


geçmiş zaman olur ki

Kasım 29, 2008

stfutbolla yatıp kalkan bir ülkenin çocukları da elbet futbol delisi olur. hatırlıyorum, ilkokul 3. sınıf olmalıyım, babannemlerin evinde bir odada halının kenarında kapının eliğine kendime göre bir kale yapmış, misketle oynuyordum. avrupa’nın önde gelen takımlarının arasına galatasaray’ın da adını yazar, takımları gruplara böler ve bir turnuva halinde oynardım. diğer takımlar barselona, ajax, liverpool, milan… daha o zamandan şampiyonlar liginin temelini atmışım, haberim yok. soğuk kış günlerinde öyle tatmin ederdim futbol açlığımı. kış günü demişken gözümün önünden gitmeyen bir sahne vardır; rotariu’nun werder bremen kalesine çektiği şut ve topun kale önünde kara saplanıp kalmasıdır. hatırladığım zaman üzülürüm hala.

12baharları ise tahta üzerine çakılan çivilerle yaratılan futbol sahası üzerinde madeni para veya gazoz kapağı ile oynardık, çimenler üzerinde top tepmenin haricinde. ben karışmazdım pek bu tahtanın çivilenme işlemlerine, arkadaşlar çivilerin nereye çakılacağının hesabını kitabını özenle yapar ve çakarlardı çivileri. ben de oynayarak parmaklarımı eskitirdim. özellikle paraya vuracakken, parmağın parayı ıska geçip çivilere vurması çok can yakardı. bu oyunun modernize hali olan ve genelde “futbol stadyumu” gibi isimleri olan plastikten yapma oyunlar da vardı. ucuza kaçanları genelde dayanıksız malzemeden olurdu ve oynandıkça oyuncuları kopardı, en sonunda saha üzerindeki tüm oyuncular kırık dökük olurdu ve çöpü boylardı.

parmakların ırzına geçen bir başka şey de atari konsollarıydı. gerçi konsol kelimesi bile fazla modern kalıyor. abanarak oynadığımızdan zamanla plastik kısımları kopar, içindeki tenekeye basarak oynardık. tabi birkaç saat sonrasında da vahim sonuçlar ortaya çıkardı, baş parmaklarda ezikler.

coffeecupsoccer
nostalji yapmışken eskilerle yeni şartları karşılaştırmayacağım. bir sonraki postta fm2009 üzerine yazacaktım. aklıma bunlar geldi, dökeyim dedim içimdekileri.

internationalsoccer


maradona’nın yaptığı

Kasım 25, 2008

maradona1986 dünya kupası çeyrek finalinde arjantin, ingiltere’yi 2-1′lik skorla geçerken maradona ingiltere ağlarına topu eliyle bırakıyor ve takımına turu geçiyor, turnuva sonrası şampiyon oluyordu. turnuvada kaybeden sadece ingiltere değildi. ingiliz taraftar ian wellworth o şampiyonada ingiltere’nin kupayı alacağını düşünüp bugünkü değeriyle 600 euro bahis oynamış ve kupon yatınca 3000 euro’dan olmuş. bu bahis sonrası eşi tarafından terkedilmiş, psikolojik tedavi görmüş. bunun öcünü almak için 22 sene sonra iskoçya – arjantin maçı sonrası maradona’ya bıçakla saldırmak isterken yakalanmış, şimdi de 5 yıl hapsi isteniyor. farklı bir dibe vuruş hikayesi. 600 euro da çok para değilmiş diyesim geliyor ama…


yalnız uyanmak

Kasım 23, 2008

bir ilişkinin bitimindeki o hayal kırılıklığını en güzel anlatan şeydir; yalnız uyanmak. gün boyu işle, okulla veya benzeri meselelerle uğraştığınız, meşgul olduğunuz için anlamazsınız, farkına varmazsınız yokluğunun. ancak her sabah uyandığınızda yanınızda uyuyan, belki de uyanmış o sabah mahmuru gözlerle sizi izleyen hatta hatta bir sabah öpücüğü verecek olan sevgili kişisi yoktur artık. artık başkalarının yatağında veya kendi yatağında uyanıyordur. sizinse gece boyunca ısıttığınız yatak soğumaya başlar, içinizden bir şeylerin soğumaya, kopmaya başlayacağı gibi. zordur yalnız uyanmak. alışması da katlanması da zordur.

bu pazar sabahında tüm yalnız uyananlar için amy winehouse söylüyor, “wake up alone”.


everyday is like sunday

Kasım 17, 2008

1.5 yıl oldu askerden döneli. o tarihten bu yana 4 ay süren bir çalışma ve part-time işler dışında yaptığım bir iş olmadı. iş aramaktayım hala. iş bulacağını vaad eden kariyer sitelerinin sayfalarını aşındırmanın da bir çözüm olmadığını biliyorum. yine de umarsızca tıklıyorum iş ilanlarını.

bir yandan da kendimi sorgulamaktayım. artık ev kedisi gibi yaşadığımı hissediyorum; yemek + uyku + oyun. öyle zamanlarım oluyor ki, eve hapsediyorum kendimi, dışarıya çıkmıyorum hafta boyunca. bazen dışarıya bir nükleer bombanın atıldığını ve evim dışındaki sokakların, caddelerin, apartmanların yok olduğunu düşünüyorum.

işi olmayanlara, gece geç yatıp gündüz istediği saatte uyananlara, sokaklarda amaçsızca dolaşanlara, her gününü pazar gibi yaşayanlara gelsin bu parça:


football manager 2009

Kasım 14, 2008

fm2009yıllardır

tüm günü bilgisayar başında geçirmemin,

alelade yemek hazırlayıp bilgisayar masasında yememin,

uykusuz gecelerimin,

üniversitedeyken vize & final çalışmalarımın son akşama kalmasının,

arkadaşlarla olan buluşmalara gitmememin,

sevgili ile olan randevulara geç kalmamın,

hatta randevuyu iptal edip gitmemenin

sebeplerinden birisidir cm ve fm serisi.

ve yeni oyun bugün çıktı!


leatherface’ten kurtulma rehberi

Kasım 10, 2008

leatherfacemadem sözü esas oğlandan açtım bir önceki postta, ondan devam edeyim. max brooks’un zombie istilasına karşı yazdığı “zombie survival guide”‘dan esinlenerek ben de kendi kafama göre olası bir leatherface ile karşılaşma durumunda hayatta kalma yollarını içeren bir rehber karalayım dedim. buyurun:

1. şehir dışında yolda giderken otostopçu almayın.

2. benzinliğe uğramak zorunda kalırsanız, benzin istasyonunda çalışan ucube bir tip olup olmadığını kontrol edin. eğer bu tip varsa mekan içerisinde artistlik olsun diye “shut the fuck up”, “get the fuck out” gibi terso cümleler kurmayın. efendi efendi alışverişinizi yapın ve çıkın gidin. eğer mekandaki ucube sizle yüz göz olmaya çalışırsa cool takılın, yüz vermeyin. ve sakın ama sakın yol tarifi filan sormayın, haritanıza güvenin.

3. bunları yapmamanıza rağmen sakat bir duruma düştüyseniz, etraftaki evlere güvenip, gidip adres filan sormayın. bunların hepsi birbiriyle anlaşmalı tipler. durduk yere kucaklarına düşmeyin.

4. yanınızda tutukluk yapmayacak, güvendiğiniz bir silah bulundurun.

5. eğer ormanlık arazideyseniz ve gece çökmüşse ortalıkta mal gibi gezinmeyin. gün ışıyana kadar sote bir yere sinin.

6. eğer leatherface sizi farketmiş ve peşinizden koşuyorsa çığlık atarak gittiğiniz yönü belli etmeyin, soğukkanlı olun. hatta çalıların arasında müsait bir yer varsa hemen saklanın ve tehlike geçene kadar sabırla bekleyin.

7. tehlike ortadan kalktıktan sonra ağaca tırmanma beceriniz varsa tırmanın. ve sabah olmasını bekleyin.

8. leatherface biraz iri kıyım ve hantal bir eleman olduğundan dolayı karşılaştığınızda yapacağınız atik hareketler canınızı kurtarma yolunda size avantaj sağlayacaktır.

9. eğer elinizin altında onu öldürebileceğiniz sağlam bir silah yoksa durduk yere delikanlılık yapıp kendinizi tehlikeye atmayın. tabanları yağlayın ve olay mahalinden uzaklaşın.

10. eğer hatunsanız biraz şanlısınız. kadınlığınızı kullanın. e onu da ben öğretecek değilim. biraz cazibe ile kendi tarafınıza çekebilirsiniz bu gaddar adamı.

11. bir önceki maddeye ek olarak bir başka bakımdan da şanslı sayılırsınız. çünkü kasabın elinden genelde bir hatun sağ salim kurtuluyor. o siz olabilirsiniz, unutmayın!!


fahrenheit xxx

Ekim 24, 2008

kağıdın yanma sıcaklığı olan “fahrenheit 451″ adını koyarak o ünlü distopya klasiğini yazmış ray bradbury 1953′te. kitapların yasaklandığı ve yakıldığı bir toplumda kaçış yolunu kitapları ezberlemekte bulur bireyler. toplum içerisinden koparak bir nevi kitap insan olarak yaşarlar.

son dönemlerde artan internet yasaklarına bugün bir yenisi daha eklendi. blogger, blogspot’a ait olan blog sayfalarına giriş yapılamıyor. çözümü basit; ktunnel, vtunnel gibi siteler üzerinden erişim sağlanabiliyor.

aklıma takılıp durdu, acaba internet sayfasının tutuşma sıcaklığı kaç fahrenheittir?


oyuna devam

Haziran 29, 2008

yıllardan sonra ilk defa bir sınava girdim dün, kpss. çoğu yaşıtımın dördüncü defa katıldığı bu sınava ilk girişimdi. üniversiteden mezun olduğumdan beri çevremdekiler tarafından sınava girmeye teşvik edilir, ancak sınav harcının boş yere gideceği düşüncesiyle girmezdim. bu seneki sınav harcının 40 ytl olduğunu düşünürsek 20 tane bira veya 2 tane büyük rakı yapmakta, büyük para doğrusu.

konserdi festivaldi derken ben unutmuşum sınavı, geçen hafta hatırlattılar. eve döndüğümde sınava giriş kağıdı elime geçmese yine unuturdum. ben böyle diyeyim de anlayın siz sınava ne kadar önem verdiğimi.

sınav giriş kağıdının üzerine yeşil ve büyük puntolarla yazmışlar: “cep telefonu olanlar sınava alınmayacaktır” diye. akılları sıra kopya olayını önleyecekler, herkesin adilce sınav geçirip, hakettikleri puanı almasını sağlayacaklar. düşünce güzel peki ya sonrası? puanlar açıklanacak, alım yapacak olan yerler ilan verecek. hatırlı tanıdıkları olanlar araya milletvekilleri, bakanları sokacak hayatının geri kalanında haketmedikleri bir işte çalışmak için. böylece düşük puanlılar, yüksek puanlıların önüne geçecek. çoğu kişi gelecek sene yapılacak olan kpss’ye çalışmaya başlayacak.

sınav sonrası eş dost soruyor “nasıl geçti” diye, “bilmiyorum” diyorum. gerçekleri göz önüne aldığımızda nasıl geçtiğinin ne önemi var ki? olan 20 bira parasına oldu.